Din üzerine yapılan birçok tartışma ilk bakışta fikirlerin çatışması gibi görünür. Bir kişi, "İşte dinin yanlış olduğunu gösteren kanıt." der. Diğeri ise, "Seni kendi kaynaklarınla çürüteceğim." diye karşılık verir. Sanki tartışma olgular, metinler ve argümanlar etrafında dönüyormuş gibi görünür.
Ancak daha dikkatli bakıldığında çoğu zaman bambaşka bir tablo ortaya çıkar. Tartışma artık vahiyde gerçekten ne söylendiği, hakikatin aranması ya da tarihin anlaşılması etrafında dönmez. Bir yarışa dönüşür: Kim karşı tarafı küçük düşürecek? Kim daha zeki görünecek? Kim "doğru tarafta" olduğunu gösterecek?
Üstelik bu durum hem dinin içinde hem de dışında yaşanır.
Aynı Mekanizma, Farklı Taraflarda
Din eleştirmeni, karmaşık tarihî bir meseleyi ele alıp bir cümleyi bağlamından koparabilir ve bunu araştırmak için değil, kışkırtmak amacıyla kullanabilir. Amacı çoğu zaman gerçekte ne yaşandığını anlamak değildir. Asıl hedefi şudur: "Bakın, onlara karşı kullanabileceğim bir silah buldum."
Fakat benzer bir mekanizma dinî grupların içinde de vardır. Bir kişi şöyle diyebilir: "Onların yanlış olduğunu kendi kitaplarıyla ispatlayacağım." İlk bakışta bu, dini savunmak gibi görünebilir. Ancak bazen bu cümlenin kendisi sorunu ortaya koyar. Çünkü amaç artık hakikati aramak değil, rakibi yenmektir.
Kişi anlamayı değil, karşı tarafın zayıf noktasını arar. Şunu sormaz: "Allah katında doğru olan nedir?" Bunun yerine şu soruyu sorar: "Bu tartışmayı nasıl kazanırım?"

En İronik Olanı: Din Tartışılıyor Ama Allah'ın Ne Dediği Konuşulmuyor
Paradoks şudur ki, birçok dinî tartışma yoğun duygularla yürütülür; fakat çoğu zaman Allah'ın gerçekten ne söylediğinden oldukça uzaktır. İnsanlar kimin kazandığını, kimin kimi küçük düşürdüğünü, hangi grubun daha güçlü göründüğünü ve kimin daha fazla alıntı bildiğini tartışırlar.
Oysa en önemli soru gözden kaçar: Bu gerçekten hakikate uygun mu?
İnsan kitaplar, isimler ve otoriteler üzerinden sonsuza kadar tartışabilir; ama dinin asıl amacını, yani hakikati aramayı, sorumluluk bilincini ve insanın kendisini düzeltmesini unutabilir.
İnanç, Bir Gruba Ait Olma Arayışına Dönüştüğünde
Bazen insan hakikati değil, aidiyeti arar. İhtiyacı olan şey, kendisine şu duyguyu verecek bir gruptur: "Ben doğru insanların arasındayım."
Bu dinî bir grup olabilir. Din karşıtı bir grup olabilir. Başka herhangi bir ideolojik yapı da olabilir.
Mekanizma her zaman aynıdır. İnsan hazır bir dünya görüşü edinir: "Biz" vardır, "onlar" vardır, düşmanlar vardır ve üstünlük hissi vardır. Zamanla kişi kimliğini kendi ilkeleri ve kanaatleri üzerine değil, ait olduğu grup üzerine kurmaya başlar.
Böyle İnsanları İkna Etmek Neden Zordur?
Çünkü çoğu zaman savundukları şey bir fikir değildir; savundukları şey kendileridir.
Bir kişi belirli bir argümanda hata yaptığında, adil bir insan genellikle şöyle der: "İlginç... Belki gerçekten yanılmışımdır." Fakat bir inanç kişinin kimliğinin parçası hâline gelmişse, tepki farklı olur. Hata, bilgiyi düzeltme fırsatı olarak değil, kişinin benliğine yönelmiş bir tehdit olarak algılanır.
Bu yüzden kişi saldırganlıkla, alayla, küçümsemeyle ve ne pahasına olursa olsun yeni bir argüman bulmaya çalışarak kendini savunmaya başlar.
Üç Ayaklı Bir Tabure
Bu tür bir kimlik, üç ayaklı bir tabureye benzetilebilir.
Birinci ayak aidiyet duygusudur: "Ben doğru grubun bir parçasıyım."
İkinci ayak üstünlük hissidir: "Biz daha zekiyiz, onlar hiçbir şey anlamıyor."
Üçüncü ayak ise karşıtlık üzerine kuruludur: "Başkalarını çürüttüğüm için gerçeği biliyorum."
Bu üç ayak sağlam durduğu sürece kişi kendini güvende hisseder. Fakat ayaklardan biri kırıldığında kaygı ortaya çıkar. Grubun argümanları zayıfladığında, rahatsız edici sorular gündeme geldiğinde ya da kişi kendi hatasıyla yüzleştiğinde çoğu zaman gerçeği aramaya başlamaz.
Bunun yerine sadece yeni bir tabure arar.
Yeni bir grup.
Yeni bir düşünce sistemi.
Yeni bir kimlik.
Çünkü sorun belirli bir fikir değildi. Sorun, kişinin kendi sağlam temelinin olmamasıydı.

İçsel Dayanak Bunun Tam Karşıtıdır
İçsel bir dayanağa sahip insanın farkı, hiç inancı olmaması değildir. Tam tersine, çok güçlü bir imana sahip olabilir. Fakat onun inancı, sürekli kendi grubunun üstün olduğunu kanıtlama ihtiyacı üzerine kurulmamıştır.
Böyle biri rahatlıkla şunları söyleyebilir: "Yanılıyor olabilirim.", "Dayanaklarımı yeniden gözden geçirmem gerekiyor.", "Hakikat, tartışmayı kazanmış görünmekten daha önemlidir."
Böyle bir insan haksız çıktığında kendisini kaybetmez. Çünkü kimliği, tartışmaları kazanmak üzerine inşa edilmemiştir.
Sonuç
Birçok tartışmanın en büyük sorunu bilgi eksikliği değildir. Sorun, insanların bazen fikirleri kendilerini yüceltmenin bir aracı olarak kullanmalarıdır.
Bir kişi din eleştirisini, kendisini inananlardan üstün hissetmek için kullanır. Bir başkası dini savunmayı, kendisini eleştirmenlerden üstün hissetmek için kullanır. Fakat mekanizma aynıdır.
Onlar hakikati aramazlar. Kendilerini güçlü hissedecekleri bir yer ararlar.
Gerçek arayış ise insanın şu soruyu bırakıp: "Nasıl kazanırım?" yerine şu soruyu sormaya başladığı anda başlar:
"Ya yanılıyorsam? Ve benim ait olduğum gruptan bağımsız olarak hakikat gerçekten nedir?"