İnsan Hakikati Değil, Kendisini Savunmaya Başladığında

İnsanlar neden dinî inançlarını yeniden değerlendirmekte zorlanır? Bu araştırma, bilişsel uyumsuzluğu, geçmiş bağlılıkları kaybetme korkusunu ve Kur’an perspektifinden dürüst hakikat arayışının önemini ele alıyor.

Basit bir durum hayal edelim. Bir insan birkaç yıl boyunca yanlışlıkla sayaç değerlerini hatalı şekilde bildirmiş olsun. Bunu birini kandırmak istediği için değil, sadece bir kez hata yaptığı ve daha sonra aynı şekilde devam ettiği için yapmıştır. Bir süre sonra bir kontrol yapılır, tüm bu süre boyunca verilen bilgilerin yanlış olduğu ortaya çıkar, yeniden hesaplama yapılır ve ortaya çıkan borç zamanla ödenmek zorunda kalınır.

Böyle bir durumda en mantıklı davranış ne olurdu? Sırf hatayı kabul etmek artık zor geldiği için yanlış bildirim yapmaya devam etmek mi? Yoksa hata ortaya çıktığı anda durumu düzeltmek mi? Cevap oldukça açık görünür. Ancak konu din olduğunda neden birçok insan bunun tam tersini yapar? Neden ortaya çıkan bir tutarsızlık bazen hakikate yaklaşma fırsatı olarak değil, kişinin kendi kimliğine yönelik bir tehdit olarak algılanır?

Hatanın Bedeli

Hayatta farklı maliyetlere sahip hatalar vardır. Bir telefon alırken hata yapabilirsiniz, meslek seçiminde yanılabilirsiniz, araba seçerken yanlış karar verebilirsiniz. Bu hatalar rahatsız edici olabilir, ancak düzeltilebilirler.

Fakat bir insan Allah’ın, kıyamet gününün ve ahiret hayatının varlığına gerçekten inanıyorsa şu açık soru ortaya çıkar: Din anlayışındaki bir hata, mümkün olan en büyük hatalardan biri hâline gelmez mi?

Eğer insan gerçekten ölümden sonra Allah’a hesap vereceğine inanıyorsa, en dikkatli şekilde incelenmesi gereken şeylerin başında dini inançları gelmelidir. Ancak pratikte çoğu zaman bunun tam tersi gerçekleşir. Hatanın bedelinin en yüksek olduğu alanlarda bile insanlar bazen soru sormayı bırakır.

Bu Neden Olur?

Çünkü insan sadece bir inancı savunmaz. Aynı zamanda kendisini de savunur.

Yirmi yıl boyunca belirli bir anlayışı benimsemiş bir insan düşünelim. Kitaplar okumuş, derslere katılmış, başkalarıyla tartışmış, çocuklarına öğretmiş, arkadaşlarına tavsiyelerde bulunmuştur. Sonra bir gün kendi görüşünde ciddi bir sorun olduğunu gösteren güçlü bir argümanla karşılaşır.

Bundan sonra ne olur? Mantıksal olarak insan bu argümanı sakin bir şekilde incelemelidir. Ancak psikolojik olarak durum farklıdır. Çünkü kişi sadece fikirlerinin değil, hayatının yıllarının da sorgulandığını hisseder. İşte tam bu noktada insan kendini savunmaya başlar.

İnsan Ne Duyar?

Çoğu zaman konuşma şu şekilde ilerler. Bir kişi şöyle der:

«Bence burada mantıksal bir problem var. Gel bunu sakin şekilde inceleyelim.»

Ancak karşı taraf bunu bambaşka bir şekilde duyabilir:

«Sen aptaldın.»

veya:

«Bu yılları boşuna geçirdin.»

Oysa böyle bir şey söylenmemiştir.

Burada ilginç bir dönüşüm gerçekleşir. İnsan artık gerçek argümana değil, kendi korkusuna cevap vermeye başlar. Bu yüzden konu tartışılmak yerine şu tür ifadeler ortaya çıkar:

«Sen Peygamber’e saygı duymuyorsun.»

«Sen İslam’ı değiştirmeye çalışıyorsun.»

«Sen dini yok etmek istiyorsun.»

Oysa konuşulan konu aslında tamamen farklı bir mesele olabilir.

İçsel Çatışma Ne Zaman Başlar?

İki durumu birbirinden ayırmak çok önemlidir.

Birincisi:

«Ben samimi olarak görüşümün doğru olduğuna inanıyorum.»

İkincisi:

«Görüşümü ne pahasına olursa olsun savunmak zorundayım.»

Bu ikisi aynı şey değildir.

İnsan kendi düşüncelerini sakin bir şekilde kontrol ettiği sürece hakikati aramaya devam eder. Ancak her eleştiri içsel bir gerilim oluşturuyorsa, artık farklı bir durum ortaya çıkar.

Psikolojide buna bilişsel çelişki (cognitive dissonance) denir. Bu, yeni bilginin kişinin mevcut dünya görüşüyle çatışmaya başladığı andır. İşte o zaman insan bir seçimle karşı karşıya kalır: Ortaya çıkan problemi dürüstçe incelemek veya alışılmış inanç sistemini korumak.

Vicdan Bazen Akıldan Önce Fark Eder

Bazen insan önemli bir soruyla karşılaştığını zaten hisseder, fakat cevap aramak yerine gerekçe aramaya devam eder. Neden?

Çünkü kendini haklı çıkaracak bir açıklama bulmak, anlayışını yeniden düzenlemekten daha kolaydır.

İnsan çevresindekileri ikna edebilir, internette tartışabilir, alışılmış argümanları tekrar edebilir. Ancak kandırılamayacak bir muhatap vardır: insanın kendi vicdanı. Ve elbette Allah.

«Aksine insan, kendi aleyhine bir şahittir.» (75:14)

Bu çok derin bir ayettir. İnsan başkalarını ikna edebilir, hatta bazen kendisini bile ikna edebilir. Ancak derinlerde bir yerde, çoğu zaman asıl sorunun hâlâ cevapsız kaldığını bilir.

Hakikat Her Ne Pahasına Olursa Olsun Savunulmaya Muhtaç Değildir

Bazen dinî bir meseleyi yeniden inceleme çabasının otomatik olarak dini yok etme isteği olduğu düşünülür. Ancak bu oldukça tuhaf bir mantıktır.

Eğer bir inanç gerçekten doğruysa, dürüst bir inceleme ona nasıl zarar verebilir?

Hakikat sorularla zayıflamaz. Aksine her inceleme ya onu güçlendirir ya da insanın yaptığı bir hatayı ortaya çıkarır.

Sorulardan korkan hakikat değildir. Sorulardan korkan insanın egosudur.

Kur’an Neden Sürekli Düşünmeye Çağırır?

Kur’an’ın önemli özelliklerinden biri şudur: Allah sürekli olarak insanın aklına hitap eder.

«Hâlâ düşünmezler mi?»

«Hâlâ akıllarını kullanmazlar mı?»

«Kur’an üzerinde hiç düşünmezler mi?»

Eğer amaç bir kez kabul edilmiş görüşü her koşulda korumak olsaydı, bu tür çağrıların Kur’an’da bulunmaması gerekirdi.

Aksine Kur’an tekrar tekrar insanı düşünmeye yönlendirir.

Bu da hakikate giden yolun hazır cevapları mekanik şekilde tekrar etmek değil, sürekli bir içsel sorgulama ve çaba olduğunu gösterir.

Hatayı Kabul Etmek Yılları Kaybetmek Değildir

Burada başka önemli bir nokta daha vardır. İnsanlar sık sık şöyle der:

«Eğer hata yaptığımı kabul edersem, bunca yılı boşuna yaşamış olurum.»

Ancak bu doğru bir sonuç değildir.

Bir insan bugün bir hatayı fark ettiyse, tam da bugün düne göre hakikate daha yakındır. Önceki yıllar kaybolmaz. Aksine, onun bir sonraki adımı atmasını sağlayan tecrübeye dönüşür.

Bilimde bu normal kabul edilir. Tıpta da böyledir. Mühendislikte de böyledir.

Peki neden din meselelerinde kişinin kendi hatasını kabul etmesi bazen neredeyse bir ihanet gibi algılanır?

Eğer Allah insanı düşünmeye çağırıyorsa, kişinin kendi anlayışını dürüstçe yeniden değerlendirmesi tek başına hakikate ihanet olamaz. Asıl ihanet, yalnızca kabul etmek psikolojik olarak zor olduğu için açık bir problemi görmezden gelmek olabilir.

Sonuç

Gerçek hakikat arayışı, insanın iyi tartışmayı öğrendiği anda başlamaz. İnsan kendi sorularından korkmayı bıraktığında başlar.

Bir insan:

«Daha güçlü bir delil görürsem fikrimi değiştirmeye hazırım»

diyebildiği sürece hakikati aramaya devam eder.

Ancak bir noktada amaç cevap aramak değil, kişinin kendisini korumak hâline gelirse tehlikeli bir dönüşüm başlar.

İnsan artık hakikati savunmaz. Kendi geçmişini, alışkanlıklarını ve içsel rahatlığını savunmaya başlar.

Belki de bu yüzden Kur’an insanı sürekli düşünmeye çağırır. Çünkü Allah bizim sonuçlarımıza ihtiyaç duymaz; fakat insan kendisine karşı dürüst olmaya ihtiyaç duyar.

Sonuçta en önemli soru şu değildir:

«Pozisyonumu savunabildim mi?»

Asıl soru şudur:

«Hakikat, beni değiştirmemi gerektirse bile onu dürüstçe aramak için elimden gelen her şeyi yaptım mı?»

Hakkımızda

Biz yeni bir mezhep arayan insanlar değiliz. Biz cevap arıyorduk.

Bu proje, Kur’an’ı sanki ilk kez okunuyormuş gibi okumaya bir denemedir.

Kur’an temel olarak

Kur’an ve akıl ile doğruluyoruz.

Mantık ve analiz

Anlamı akıl ile değerlendiriyoruz.

Dürüstlük

Dayatmıyoruz — araştırıyoruz.