Din, belirli bir gruba mensubiyet hâline geldiğinde, hakikati aramak zamanla kendi tarafını savunmaya dönüşebilir. İnsan artık “Bu gerçekten doğru mu?” diye sormak yerine, “Bizim haklı, diğerlerinin ise haksız olduğunu nasıl kanıtlayabilirim?” diye sormaya başlar.
Tam burada tanıdık bir formül ortaya çıkar: “Biz kurtulacağız, siz ise kurtulamayacaksınız.” Bu düşünceye çok farklı dinî geleneklerin temsilcileri arasında, hatta aynı dinin içinde bile rastlamak mümkündür. İnsan kendi grubunu yalnızca belirli inançlara sahip insanlardan oluşan bir topluluk olarak değil, kendi haklılığının kanıtı olarak görmeye başlar. Oysa bir gruba mensup olmak tek başına hiçbir şeyi kanıtlamaz.
Bu arada, “Müslüman” kavramının kendisi hakkında “Kur’an’a göre Hristiyanlar ve Yahudiler neden onlar da Müslümandır?” başlıklı makalemizde ayrıntılı olarak konuşmuştuk. Orada bu kelimenin modern günlük anlamını değil, Kur’an’ın kimi Müslüman olarak adlandırdığını ele alıyoruz. Bu önemli bir ayrımdır; çünkü insanların kullandığı etiketlerle Kur’an’daki tanımlar her zaman örtüşmez.
Mensubiyet hakikatten daha önemli hâle geldiğinde
“Ben bu gruba mensubum, öyleyse doğru yolu izleyen grup benim grubumdur” diyen bir insan düşünelim. İlk bakışta bunda olağan dışı bir şey yoktur. İnsanın inançları, ait olduğu bir topluluk ve güvendiği bir dinî gelenek olabilir.
Sorun, mensubiyetin hakikatin ölçütü hâline gelmesiyle başlar.
İnsan bir iddiayı incelemek yerine önce onu kimin söylediğine bakar: “Bunu bizim âlimimiz mi söyledi?” Eğer öyleyse, argüman otomatik olarak değer kazanır. Eğer bunu başka bir grubun temsilcisi söylediyse, argümanın kendisini incelemeden önce bile reddedilebilir.
Bu noktada tartışma artık hakikati aramaktan çıkar. Gruplar arasındaki bir rekabete dönüşür.
Bu nedenle böyle tartışmalarda sık sık tuhaf bir tablo ortaya çıkar: İnsan somut bir argümanla karşılaşır, fakat ona cevap vermek yerine bir otoritenin adını öne sürer, karşısındakini “yanlış” gruba mensup olmakla suçlar veya doğrudan hakarete başlar. Bu sırada asıl argüman cevapsız kalır.
“Biz ve onlar”
Grup merkezli düşünce neredeyse her zaman basit bir ayrım oluşturur: “Biz” ve “onlar”.
Biz dini doğru anlıyoruz, onlar yanlış anlıyor. Biz hakikati takip ediyoruz, onlar sapmış durumda. Biz kurtulacağız, onlar cezalandırılacak.
Böyle bir dünya görüşü psikolojik açıdan oldukça rahattır. İnsan kendi inançlarını sürekli olarak yeniden sınamak zorunda kalmaz. Eğer hakikat zaten “bizim” grubumuza aitse, grubu savunmak yeterlidir; böylece insan kendi dünya görüşünü de otomatik olarak savunmuş olur.
Fakat Kur’an tam da bu tür bir kendinden emin olma hâlini defalarca eleştirir.
“Onlar: ‘Yahudiler veya Hristiyanlar dışında hiç kimse cennete girmeyecek’ dediler. Bunlar onların kuruntularıdır. De ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin.’”
(Kur’an 2:111)
Burada özellikle son bölüm önemlidir. Kur’an hakikati bir gruba mensup olma üzerinden belirlemeyi önermez. Delil ister.
Yani “Biz kurtulmuş olanlarız” iddiası kendi başına hiçbir şeyi kanıtlamaz.
Üstelik Kur’an insanları dini birbirleriyle rekabet eden gruplara bölmekten açıkça sakındırır:
“Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana kulluk edin. Fakat onlar dinlerini kendi aralarında parçalara böldüler; her grup kendi elindekiyle sevinmektedir.”
(Kur’an 21:92–93)
Başka bir yerde ise şöyle denir:
“Dinlerini parçalayan ve gruplara ayrılan kimseler var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a aittir. Sonra O, yaptıklarını kendilerine bildirecektir.”
(Kur’an 6:159)
Bu ayetler, sorunun yalnızca farklı isimlerin bulunmasından ibaret olmadığını gösterir. Tehlike, insanların dini birbirleriyle rekabet eden kamplara dönüştürmesiyle başlar. Her grup yalnızca kendi elindekiyle memnun olur ve bir gruba ait olma gerçeğini kendi haklılığının kanıtı sayar.
Bir grubun adı bile kanıt değildir
Bu yalnızca farklı dinler arasındaki ilişkiler için geçerli değildir. Aynı sorun tek bir dinî gelenek içinde de ortaya çıkabilir.
İnsan belirli bir mezhebe, akıma, ekole veya harekete mensup olabilir ve samimi biçimde kendi grubunun hakikati taşıdığına inanabilir. Fakat o gruba mensup olmak, onun iddialarını hakikat hâline getirmez.
İnsan kendisine istediği adı verebilir. Yüzyıllar boyunca devam eden bir geleneğe sahip olabilir. Tanınmış âlimleri, devasa kütüphaneleri ve milyonlarca takipçisi bulunabilir. Fakat ne insanların sayısı ne de grubun varlığını ne kadar uzun süredir sürdürdüğü, belirli bir iddianın doğru olduğunun kanıtıdır.
Hakikat, çok sayıda insan tarafından desteklendiği için hakikat hâline gelmez.
Aynı şekilde bir iddia da onu savunanların azınlıkta olması nedeniyle yanlış hâline gelmez.
İnsan hakikati değil, kendi tarafını savunduğunda
Bu sorunu fark etmenin basit bir yolu vardır.
Eğer insan gerçekten hakikati arıyorsa, kendi görüşü açısından rahatsız edici olsa bile bir argümanı değerlendirmeye hazır olmalıdır. Yanılmış olabilir, görüşünü değiştirebilir, onu daha doğru hâle getirebilir veya henüz belirli bir soru hakkında yeterli cevaba sahip olmadığını kabul edebilir.
Fakat asıl amaç grubu savunmak olduğunda mantık değişir.
Bu durumda rahatsız edici bir gerçek “dine saldırı” hâline gelir. Eleştirel bir soru “şüphe” olarak görülür. Farklı bir görüş “sapıklık” hâline gelir. Argüman ise içeriğine göre değil, kimden geldiğine göre değerlendirilir.
Bunun sonucunda insan, hiç kendisi tarafından sınanmamış bir görüşü yıllarca savunabilir.
Bu mutlaka bilinçli olarak yalan söylediği anlamına gelmez. Çoğu zaman sorun çok daha basittir: Bağımsız araştırma zaman ve zihinsel çaba gerektirir. Kendi grubundan hazır bir dünya görüşü almak ve onu savunmak çok daha kolaydır.
Kur’an kapalılığa dikkat çeker
Kur’an, hakikati yeterli bilgiye sahip olmadıkları için değil, kendi görüşleriyle çelişen şeyi kabul etmeyi reddettikleri için inkâr eden insanları da tasvir eder.
“Onların anlayacak kalpleri, görecek gözleri ve işitecek kulakları vardır. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar.”
(Kur’an 7:179)
Burada mesele fiziksel olarak görme veya işitme yeteneği değildir. Sorun, algılamayı ve anlamayı reddetmektir.
Bu nedenle bir şeyi bilmeyen insan ile inançlarını sorgulatabilecek bir şeyi değerlendirmek istemeyen insanı birbirinden ayırmak önemlidir.
Birincisine bilgi verilebilir. İkincisinin sorunu ise çok daha derindir.
İnsan neden kendi grubundan ayrılmakta zorlanır?
Kolayca göz ardı edilebilecek başka bir neden daha vardır: Grup insana yalnızca inançlar değil, aynı zamanda sosyal statü de verebilir.
Grup, aidiyet duygusu, tanıdık bir sosyal çevre, kabul görme, hazır cevaplar ve kişinin kendi haklılığına dair bir güven sağlar. Bazen insan belirli bir hiyerarşinin parçası hâline bile gelir: Başkalarından daha çok şey bildiğini düşünür, “sapmış” insanlarla tartışır, çevresindekileri düzeltir ve kendisini doğru olan bir şeyin parçası olarak görür.
Bu durumda inançları değiştirmek psikolojik açıdan pahalı hâle gelir.
Fikrini değiştirmek yalnızca tek bir konuda hata yaptığını kabul etmek anlamına gelmez. Bazen kişinin kendi statüsünü, çevresini ve kendisi hakkındaki düşüncesini sorgulaması anlamına gelir.
Bu nedenle insan bir görüşü daha iyi kanıtlandığı için değil, hayatında çok fazla şey o görüşün doğru kalmasına bağlı olduğu için savunabilir.
Fakat bir grubun her üyesi aynı şekilde düşünmez
Bu düşünceyi başka bir aşırılığa dönüştürmemek önemlidir.
Bir dinî aidiyetin varlığı tek başına insan hakkında hiçbir şey söylemez. İnsan belirli bir geleneğe mensup olduğu hâlde onun temellerini bağımsız biçimde araştırabilir, kendi dindaşlarının hatalarını kabul edebilir ve daha güçlü argümanlar ortaya çıktığında kendi görüşünü değiştirebilir.
Aynı şekilde kendi grubunu savunan herkesin bunu yalnızca çıkar veya statü nedeniyle yaptığını söylemek de doğru değildir.
Mesele başka bir şeydir: Mensubiyet, düşünmenin yerini almamalıdır.
İnsan bir gruba sahip olabilir, fakat kendi düşünme yetisini o gruba teslim etmek zorunda değildir.
Hakikat bir gruba ait değildir
Kur’an insana hakikati “bizden kim, onlardan kim?” ilkesiyle seçmesini önermez. Aksine insanı sürekli düşünmeye, delile ve kendi seçiminden sorumlu olmaya yönlendirir.
“Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”
(Kur’an 7:3)
Bu, dine yaklaşımın kendisini değiştirir.
Soru “Hangi gruba ait olmalıyım?” şeklinde değil, “Gerçekten hakikat nedir?” şeklinde olmalıdır.
“Bunu kim söyledi?” değil, “Bu iddia neye dayanıyor?” diye sormak gerekir.
“Bizimkiler ne düşünüyor?” değil, “Kaynak ne söylüyor ve bu yorum sınamadan geçebiliyor mu?” diye sormak gerekir.
Özellikle de “Biz haklıyız” cevabını “Neden haklıyız?” sorusunun yerine koymamak gerekir.
Bir grup insana kimlik verebilir. Bir âlim bir yorum sunabilir. Bir gelenek tarihsel malzemeyi koruyabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına insanın bir gruba mensup olmasını hakikatin kanıtına dönüştürmez.
Bu nedenle dinî olgunluk, insanın sonunda “kendine ait olanları” bulduğu zaman değil, mensubiyeti bir argüman olarak kullanmayı bıraktığı zaman başlar.
Belirli bir grubun içinde olduğun için hakikate otomatik olarak yaklaşmış olmazsın. Aynı şekilde başka bir insan da senin grubunun dışında olduğu için hakikatten otomatik olarak uzaklaşmış olmaz.