İnanç, kanıtlar ve Tanrı arayışını sonsuz bir kanıt arayışına dönüştüren hata üzerine...
İnsanın karşılaşabileceği en zor sorulardan biri oldukça basit görünür: Tanrı var mı? Kimileri için bunun cevabı apaçık görünür, kimileri için ise tamamen imkânsızdır; bazıları da yıllarca bu ikisinin arasında kalarak aramaya devam eder.
Ancak Tanrı arayışı çoğu zaman tuhaf bir biçim alır. İnsan, kendisinden sonra artık şüphe etmenin mümkün olmayacağı kadar mutlak bir kanıt ister. Bir argüman itirazlara dayanamazsa başka bir argüman ortaya çıkar. Ardından karşı argüman gelir. Sonra yeni bir «belki» ortaya çıkar. Böylece hakikati aramak, insanın daha en baştan belirli bir biçimde sunulmasını talep ettiği bir kanıtı sonsuza kadar aramaya dönüşür.
Fakat Tanrı’nın varlığı lehindeki veya aleyhindeki belirli argümanları tartışmadan önce daha temel bir soru sormak gerekir: Tanrı’nın varlığının neden fiziksel bir nesnenin varlığı kanıtlanır gibi kanıtlanması gerektiğini varsaydık?
Tam olarak neyi kanıtlamak istiyoruz?
Bir insanın şöyle dediğini düşünelim: «Eğer Tanrı varsa, bana öyle bir kanıt gösterin ki ondan sonra artık şüphe edemeyeyim.» İlk bakışta bu oldukça makul bir talep gibi görünebilir. Fakat Tanrı’nın varlığının neden tam olarak böyle bir kanıt biçimine sahip olması gerektiğini nereden çıkarıyoruz?
Fiziksel bir nesne görülebilir, ölçülebilir, fotoğraflanabilir ve deneysel koşullara yerleştirilebilir. Ancak Tanrı fiziksel gerçekliğin kendisinin kaynağıysa, O’ndan bu gerçekliğin içinde ölçülebilen başka bir nesne olarak ortaya çıkmasını istemek, tanımı gereği dünyanın içindeki sıradan bir nesne olmayan bir varlığın hangi yöntemle keşfedilmesi gerektiğine en baştan karar vermek anlamına gelir.
Bu, Tanrı’nın varlığını kanıtlamaz. Fakat kanıt meselesinin kendisinin önceden analiz edilmesi gerektiğini gösterir. Bazen sorun cevabın bulunmaması değil, cevabı aramak için baştan uygun olmayan bir yöntem seçmiş olmamızdır.

Mutlak kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir
Burada birbirine zıt iki hatadan kaçınmak gerekir. «Tanrı’nın varlığını kanıtlayamıyorum» cümlesi kendi başına «öyleyse Tanrı yoktur» anlamına gelmez. Fakat bunun tersi de doğru değildir: «Tanrı’nın varlığını hissediyorum» demek, O’nun varlığının otomatik olarak kanıtlandığı anlamına gelmez.
Mutlak kanıt ile hiçbir dayanağın bulunmaması arasında geniş bir rasyonel kanaat alanı vardır. İnsan, önemli kararlarının çoğunu tam da bu alanda verir. Gelecek, insanlar, ilişkiler, meslek veya kendi kararlarımız hakkında nadiren yüzde yüz bilgiye sahip oluruz. Elimizdeki verileri karşılaştırır, olasılıkları değerlendirir, sonuçları hesaba katar ve mevcut dayanakların bütününe göre karar veririz.
Bu nedenle inanç meselesi mutlaka «matematiksel olarak kanıtlandı» ile «tamamen uyduruldu» arasında bir seçime indirgenmek zorunda değildir. Bir insanın belirli bir dünya görüşünü benimsemesi için rasyonel dayanakları olabilir; bu dayanaklar şüphe ihtimalini tamamen ortadan kaldıran mutlak bir gösterime dönüşmese bile.
Burada özellikle mutlak kesinliğin yokluğunu hiçbir dayanağın yokluğuyla karıştırmamak gerekir. «Bunu yüzde yüz kanıtladım» ile «böyle düşünmek için hiçbir nedenim yok» arasında geniş bir rasyonel değerlendirme alanı bulunur. İnsan hayatındaki kararların önemli bir bölümünü de tam olarak bu alanda verir.
Bilim «nasıl» sorusuna cevap verir, ancak «neden» sorusunu mutlaka kapatmaz
Bilim insana dünyayı araştırmak için son derece güçlü bir araç sağlar. Yıldızların nasıl oluştuğunu, organizmanın nasıl çalıştığını, dalgaların nasıl yayıldığını, hücrelerin nasıl yapılandığını ve parçacıkların hangi yasalarla etkileştiğini açıklar. Bilimsel yöntem sayesinde insanlık doğa hakkında daha önce hiç olmadığı kadar çok şey öğrenmiştir.
Fakat başka düzeyde sorular da vardır: Evren neden var? Doğa yasaları neden var? Neden tam olarak böyle bir gerçeklik mevcut? Neden hiçbir şey yerine bir şey var? İnsan neden bazı davranışları adil, bazılarını ise adaletsiz olarak algılıyor? Hayatı anlamlı kılan nedir ve ölüm neden trajik olarak görülüyor?
Bu, bilimin bilgimizin sınırlarını sürekli genişletemeyeceği anlamına gelmez. Tam tersine, bilim bunu yapabilir ve yapmalıdır. Ancak bir mekanizmanın nasıl işlediğini açıklamak, o mekanizmanın varlığının temelinin ne olduğu sorusuna mutlaka cevap vermez.
Bu nedenle bilim ve dinin zorunlu olarak rakip olması gerekmez. Eğer Tanrı dünyanın kaynağıysa, dünyayı araştırmak başlı başına inanç için bir tehdit oluşturmamalıdır. Dahası, Kur’an insanı sürekli çevresindeki gerçekliğe bakmaya, gözlemlemeye, düşünmeye, karşılaştırmaya ve sonuç çıkarmaya çağırır. Sorun insanın doğayı araştırmasında değil, tek bir araştırma yönteminin mümkün olan bütün sorulara mutlaka cevap vermesi gerektiğini varsaymasında başlar.
Sırf bir soruya bilimsel bir cevap almak istediğimiz için ampirik yöntemden o soruya cevap vermesini bekleyemeyiz. Bu, bilimi faydasız hâle getirmez. Aksine, onun araçlarının sınırlarına saygı göstermek ve aynı zamanda felsefi soruları yalnızca laboratuvar deneyine sığmadıkları için kapatmamak anlamına gelir.
İnanç, fiziksel bir nesneyi bilmek değildir
İnançtan söz ederken diğer uç noktaya düşmemek ve inancın basitçe «kanıt olmadan inanmak» olduğunu söylememek önemlidir. Bu, fazlasıyla basitleştirilmiş bir tanımdır.
İnsan, doğrudan fiziksel gözlem olmayan birtakım dayanaklara dayanarak inanabilir. Bu dayanaklar felsefi argümanlar, ahlaki deneyim, tarihsel veriler, dinî metnin özellikleri, kişisel deneyim, varoluşsal sorular ve belirli bir dünya görüşünün kendi içindeki bütünlüğü olabilir.
Fakat bunların hiçbiri «Tanrı’nın fotoğrafı» değildir. Burada sınırı dürüstçe kabul etmek gerekir: Dayanaklar belirli bir görüşü insan açısından rasyonel olarak daha ikna edici hâle getirebilir, ancak onu laboratuvar masasına konulabilecek fiziksel bir nesneye dönüştürmez.
İşte burada inanç hakkında bazı tartışmalarda kolayca fark edilebilecek önemli bir sorun ortaya çıkar. İnsan bir argümanla karşılaşır, olası bir itiraz bulur, ardından bu itiraza cevap verilir ve kişi yine şöyle der: «Ama bunun başka türlü olması hâlâ mümkün.» Biçimsel olarak bu süreç sonsuza kadar sürdürülebilir. Neredeyse her argümana «belki başka bir açıklama vardır» denilebilir.
Fakat o zaman şu soru ortaya çıkar: Bir insanın karar verebilmesi için ne kadar kesinlik yeterlidir?
Standart, alternatif bir açıklamanın mutlak olarak imkânsız olması hâline gelirse insan hiçbir dünya görüşüne ulaşamayabilir. Sadece mümkün seçeneklerin sayısını sonsuza kadar artırır, fakat bir karara yaklaşmaz.
Bu, şüphe etmeyi bırakmak gerektiği anlamına gelmez. Şüphe, sınama açısından yararlı bir araç olabilir. Ancak gücü ne olursa olsun her argümana otomatik olarak verilen bir cevaba dönüştüğünde artık yardımcı olmaktan çıkar.
Kanıt arayışı entelektüel felce dönüştüğünde
Dürüst bir araştırma ile sonucu sürekli ertelemek arasında büyük bir fark vardır.
Dürüst bir araştırma kabaca şöyle ilerler: İnsan bir argümanı inceler, zayıf noktalarını araştırır, alternatifleri kontrol eder, açıklamaları karşılaştırır ve ardından kendisine şu soruyu sorar: Şu anda hangi görüş daha fazla temellendirilmiş görünüyor?
Entelektüel felç ise farklıdır: Bulunan her argüman otomatik olarak yetersiz ilan edilir, her açıklamanın yerine başka bir olası açıklama konur ve insan sürekli olarak hiçbir karar vermek zorunda olmayan bir gözlemci konumunda kalır.
Fakat insan kendi gerçekliğinin dışındaki bir gözlemci değildir. Zaten onun içinde yaşamaktadır. Seçimler yapar, ilişkiler kurar, kararlar verir, diğer insanlara karşı tutum belirler, değerlerini şekillendirir ve kendi hayatını giderek oluşturur.
Bu nedenle kanıt arayışını sonsuza kadar sürdürmek, her zaman özel bir entelektüel titizliğin göstergesi olmayabilir; bazen sorudan sorumluluğa geçmemek için kullanılan bir yöntem hâline gelebilir.
Belki de soruyu tersine çevirmek gerekir
«Tanrı’nın varlığına dair mutlak kanıtı nasıl elde edebilirim?» sorusu yerine başka bir soru sorulabilir: «Tanrı’nın varlığı rasyonel olarak mümkünse, hangi dünya görüşünü daha iyi temellendirilmiş buluyorum?»
Bu durumda tartışma daha derin bir hâle gelir. Tanrı yoksa bu insan hayatı açısından ne anlama gelir? Tanrı varsa ne anlama gelir? Hangi dünya görüşü ahlakı, sorumluluğu, ölümü, acıyı, adaletsizliği, vicdanı ve anlamı daha iyi açıklıyor?
Örneğin Tanrı’nın yokluğu otomatik olarak ahlakın yokluğu anlamına gelmez. İnsan din olmadan da iyi, merhametli ve adil olabilir. Fakat başka bir soru ortaya çıkar: Bu ahlaki sınırların arkasında nesnel bir referans noktası var mı, yoksa nihayetinde bunlar insanî bir uzlaşmadan mı ibaret? Ve insan bütün hayatı boyunca başkalarına kötülük yapabilir, ölebilir ve sonuçlarla hiçbir zaman karşılaşmayabilir; böyle bir durumda adaletin başına ne gelir?
Bu, Tanrı’nın varlığını kanıtlamaz. Fakat tek tek dinî yasakları veya tek tek ateist argümanları değil, bütün gerçeklik modellerini karşılaştırmamıza imkân verir.
İnsan şöyle diyebilir: «Ahlakın toplum için yararlı olması benim için yeterli.» Bu mümkün bir görüştür. Ancak araştırmayı sürdürmek mümkündür: Toplumun adil olması gerektiğini neden düşünüyoruz? Masum bir insanın acı çekmesini neden sadece istenmeyen bir durum olarak değil, nesnel olarak yanlış bir şey olarak algılıyoruz? Bir insanın kendisine hiçbir fayda sağlamadığı ve kimsenin bunu hiçbir zaman öğrenmeyeceği durumlarda bile neden doğru olanı yapması gerektiğini düşünüyoruz?
Bu sorular Tanrı hakkında anında bir kanıt sunmaz. Fakat dünya görüşlerini artık tek tek sloganlar düzeyinde değil, insan deneyimini açıklama kapasiteleri açısından karşılaştırmaya zorlar.

Kur’an farklı bir soru sorar
Elbette Kur’an Tanrı’nın varlığından söz eder. Ancak bütün meseleyi insanın yalnızca entelektüel olarak çözmesi gereken soyut bir felsefi probleme dönüştürmez.
Kur’an seçimden, sorumluluktan, adaletten, şükürden ve davranışların sonuçlarından söz eder. Bu nedenle yalnızca Tanrı’nın var olup olmadığını tartışmayı değil, Tanrı’nın var olduğu bir modelin nasıl bir hayat önerdiğine bakmayı da teklif eder.
Bu önemli bir ayrımdır. İnsan önce mutlak bir felsefi kanıt elde etmek, ancak ondan sonra nasıl yaşayacağı sorusunu sormak zorunda değildir. Modellerin kendisi karşılaştırılabilir: Her biri ölüm, sorumluluk, ahlak, adaletsizlik ve insan hayatının anlamı hakkında ne söylüyor?
Böylece Tanrı sorusu yalnızca entelektüel bir mesele olmaktan çıkar ve insanın kendisini değiştirmesi gereken bir soruya dönüşür. İnsan Tanrı’ya inandığını söylüyor, fakat bu inanç onun adalete, sorumluluğa, dürüstlüğe ve diğer insanlara karşı tutumunu hiç etkilemiyorsa, o zaman başka bir soru ortaya çıkar: Gerçekte inanç olarak adlandırdığı şey nedir?
Tanrı’yı insanın Tanrı anlayışıyla karıştırmamak
Özellikle Tanrı’yı İslam üzerinden arayan insan açısından önemli olan bir başka sorun daha vardır. Bazen insan kendisine mantıksız, acımasız veya çelişkili görünen bir şeyle karşılaşır ve hemen şu sonuca varır: «Demek ki sorun Tanrı’da.»
Ancak böyle bir sonuca varmadan önce çok daha basit bir soru sormak gerekir: Bunu gerçekten Tanrı mı söylüyor?
İslam söz konusu olduğunda en azından birkaç düzeyi birbirinden ayırmak gerekir: Kur’an, hadisler, fıkıh, tefsir, tarihsel uygulamalar, kültürel gelenekler ve sonraki yorumlar. «İslami görüş» olarak adlandırılan her şey otomatik olarak Kur’an’ın doğrudan bir ifadesi değildir.
Bu nedenle herhangi bir fikir çelişkili görünüyorsa önce onun kaynağını belirlemek gerekir. Eğer gerçekten Kur’an’dan çıkıyorsa, o zaman metin ve onun yorumu hakkında soru ortaya çıkar. Fakat fikir çok daha sonra ortaya çıkmışsa, sorun Tanrı’da değil, insanın Tanrı hakkındaki anlayışında olabilir.
İşte bu nedenle Tanrı’yı aramak, Allah’ın gerçekten ne söylediğini aramaktan ayrı düşünülemez.
Tanrı’yı ararken yaşamaya devam etmek mümkündür
Bir başka hata da hayatın ancak kesin cevaba ulaşıldıktan sonra başlaması gerektiğini düşünmektir.
«Önce mutlak kanıtı elde edeceğim, sonra nasıl yaşayacağıma karar vereceğim.»
Fakat pratikte neredeyse hiç kimse böyle yaşamaz. İnsan sürekli eksik bilgi koşullarında karar verir. Meslek seçer, insanlara güvenir, ilişkiler kurar, taşınır, aile kurar, risk alır ve gelecek planları yapar; fakat geleceğe dair yüzde yüz garantiye hiçbir zaman sahip olmaz.
Bu nedenle araştırmaya devam ederken aynı zamanda o anda en iyi temellendirilmiş görünen anlayışa uygun yaşamak mümkündür. Bu, soruyu sonsuza kadar kapatmak anlamına gelmez. Aksine insan kendi görüşlerini yeniden değerlendirmeye açık kalabilir.
Şu anda kesin bir cevaba ulaşmayı kendimizden beklememek için bir başka neden daha vardır: İnsan değişir. Bugün bir şeyi samimi biçimde doğru kabul edebilir ve on yıl sonra onun çelişkilerini fark edebiliriz. İnsan ahlak, hayatın anlamı, din ve kendisi hakkındaki görüşlerini yeniden değerlendirebilir. Bu nedenle bugünkü belirsizlik, insanın nihai durumu olmak zorunda değildir.
Hakikati aramak yalnızca argümanları yeniden değerlendirmeye hazır olmayı değil, arayan kişinin kendisinin de değişebileceğini kabul etmeye hazır olmayı gerektirir.

Tanrı’yı dürüstçe aramak ne anlama gelir?
Belki de Tanrı’yı dürüstçe aramak, hemen bir cevap talep etmekten ziyade soruyu önceden belirlenmiş bir sonuç olmadan incelemeye hazır olmakla başlar.
Bu, inanmak istediğimiz için Tanrı’yı kanıtlanmış ilan etmemek, fakat insanın önceden talep ettiği türden bir kanıt bulunmadığı için de Tanrı’yı imkânsız ilan etmemek anlamına gelir.
Felsefi argümanları, bilimi, tarihi, dinî metinleri ve kendi deneyimimizi incelemek; yalnızca başkalarının görüşlerindeki değil, kendi görüşlerimizdeki zayıf noktaları da araştırmak; kanıtı, delili, olasılığı, yorumu ve kişisel hissi birbirinden ayırmak anlamına gelir.
Ve belki de burada en rahatsız edici soru şöyle değildir: «Tanrı kanıtlandı mı?»
Asıl soru şudur:
«Eğer Tanrı yoksa, gerçekten O yokmuş gibi yaşamak istiyor muyum?»
Bu soru Tanrı’nın varlığını kanıtlamaz. Başka bir şey yapar: İnsanı dışarıdan gözlemleyen konumundan çıkarıp kendi hayatının katılımcısı konumuna geri getirir. Çünkü insan yalnızca gerçekliği araştırmaz; zaten onun içinde yaşar ve her gün aldığı kararlarla hangi dünya görüşünü daha ikna edici bulduğunu gösterir.
Sonuç
Belki de inançla ilgili en dürüst soru «Tanrı’nın varlığını kanıtlayabilir misin?» değil, «Gördüğün şeyleri hangi gerçeklik anlayışı daha iyi açıklıyor ve bu anlayışın içinde nasıl bir insan olmak istiyorsun?» sorusudur.
Bu, kanıtlardan vazgeçmek anlamına gelmez. Aksine argümanlar, tarih, felsefe, bilim ve Kur’an ciddi biçimde araştırılmayı hak eder. Ancak hakikati aramak, insanın bir daha asla şüphe etmek zorunda kalmayacağı mutlak bir kesinliği sonsuza kadar talep etmeye dönüşmemelidir.
Hayatın en önemli sorularında bile böyle bir kesinlik düzeyine neredeyse hiçbir zaman ulaşamayız.
Bu nedenle belki de sorun Tanrı’yı «bulamamamız» değildir. Belki de bazen kendi dünyamızın içinde bir nesne olmayan birini, bulunabileceği yöntemle aramıyoruz.
O zaman Tanrı arayışı bir fotoğraf veya laboratuvar kanıtı arayışı olmaktan çıkar; gerçekliğin en iyi temellendirilmiş anlayışını aramaya ve bu anlayışın doğru çıkması hâlinde nasıl bir hayat yaşamaya hazır olduğumuza dair dürüst bir soruya dönüşür.
Bir Düşünce Daha
Bütün bunlardan sonra zihninde hâlâ şu soru kalıyorsa — “Peki Allah neden Kendini, artık hiçbir şüphe kalmayacak şekilde, açıkça göstermiyor?” — belki de başka bir soru sormak gerekir.
Eğer Allah fiziksel bir nesne kadar doğrudan görülebilse, ölçülebilse ve kanıtlanabilseydi, o zaman imtihanın, seçimin ve imanın gerçekten bir anlamı kalır mıydı?
Allah’ın varlığı, gözümüzün önündeki bir nesnenin varlığını inkâr etmek kadar zor olacak şekilde apaçık olsaydı, artık tamamen farklı bir durumda olurduk. O zaman mesele artık kişinin inanıp inanmadığından çok, apaçık bir gerçek karşısında nasıl davrandığına dönüşürdü.
Belki de Allah hakkındaki sorunun farklı olmasının nedeni budur. İnsana düşünmesi, sorgulaması ve araştırması için yeterli sebepler sunulmuştur; ancak şüphe ihtimalini tamamen ortadan kaldıracak türden bir kanıt verilmemiştir. Bu durumda Allah’ı aramak yalnızca bilgi arayışı değil, aynı zamanda insanın kendi seçiminin de bir parçası hâline gelir.
Belki de soru, Allah’ın neden Kendini apaçık hâle getirmediği değildir. Belki asıl soru, kesinliğin hayatımızda nasıl bir rol oynamasını beklediğimizdir.