İnsan dine dışarıdan baktığında çoğu zaman öncelikle sınırlamaları görür: alkol yasaktır, domuz eti yasaktır, belirli ilişkiler yasaktır, namaz kılmak, oruç tutmak ve belirli kurallara uymak gerekir.
Bunun üzerine birçok insanın doğal olarak şu sorusu ortaya çıkar: Neden bazı insanlara bunlara izin verilirken diğerlerine verilmez ve bu durum özgürlüğün kısıtlanması gibi görünmüyor mu?
Bu soru belirli bir varsayımdan kaynaklanır: Sanki inanan insan sürekli olarak bu kuralları çiğnemek istiyor, fakat kendisini sınırlamak zorunda kalıyormuş gibi. Ancak bu anlayış, müminin kendi dinini nasıl algıladığıyla her zaman örtüşmez.
Sadece bir yasaklar listesi almış insan ile belirli bir yolu bilinçli olarak benimsemiş insan arasında temel bir fark vardır.
Yasak mı, bilinçli bir seçim mi?
Hiçbir zaman din hakkında kendi başına düşünmemiş, fakat çocukluğundan beri «buna izin yok» sözünü duymuş bir insanı düşünelim. Böyle biri için bu kurallar dışarıdan gelen bir baskı, yasaklar ise özgürlüğün kısıtlanması gibi algılanabilir; çünkü bunların nedenlerini anlamıyor ve arkasındaki ilkeleri benimsemiyor olabilir.
Fakat imanı kendi başına araştırmış ve onu benimsemiş insan buna farklı bakar. «Bana yasaklandı» diye düşünmez; «Ben bu inançlara uygun yaşamayı seçtim» diye düşünür.
Benzer bir mantık günlük hayatta da görülebilir. Sağlığına önem veren insan belirli yiyeceklerden gönüllü olarak vazgeçer. Ailesine değer veren kişi, ailesini yıkabilecek davranışlardan kaçınır. Bir hedefe ulaşmak isteyen insan ise bu hedefe ulaşmasını engelleyen şeyler konusunda kendisini bilinçli olarak sınırlar.
Her sınırlama zorlama değildir; bazen bilinçli bir seçimin sonucudur.

Mümin neden her yasağı bir kayıp olarak görmez?
Buna iyi bir örnek domuz eti yasağıdır. Bazen insanlar bir Müslümanı zor durumda bırakmak için şu soruyu sorar: «Ya yanlışlıkla domuz eti yersen ve hoşuna giderse?»
Ancak bu soru yasağın özüne dokunmaz. Müslümanların çoğu domuz etinin lezzetli olamayacağını hiçbir zaman iddia etmemiştir. Mesele lezzet değil, ilkedir: Bir insan Allah'ın belirli bir şeyi kendisine haram kıldığına inanıyorsa, onu bilinçli olarak tercih eder mi?
Burada artık damak zevklerinden değil, inançlardan söz ediyoruz. İnsan bir şeyin çekici olduğunu kabul edebilir, fakat yine de ondan vazgeçebilir; çünkü belirlenmiş bir ilkeye bağlı kalmayı daha önemli görür.
Dini benimsemek arzuların ortadan kalkması anlamına gelmez
Bazen mümin insanın hiçbir arzu hissetmemesi gerektiği gibi yanlış bir izlenim oluşur. Oysa durum böyle değildir: İnsan, bütün duyguları, zaafları ve içsel sınavlarıyla insan olarak kalır.
Fark, birinin arzularının olup diğerinin olmamasında değildir. Fark, insanın bu arzularıyla nasıl başa çıktığındadır.
Örneğin bir insan başka birine karşı çekim hissedebilir, fakat aldatmanın yanlış olduğuna inanıyorsa bu arzunun peşinden gitmemeyi bilinçli olarak seçer. Bu, duyguların ortadan kalktığı anlamına gelmez; insanın her arzusunun yerine getirilmesi gereken bir emir olduğunu düşünmediği anlamına gelir.
İşte sorumluluk kavramı tam burada ortaya çıkar.
Özgürlük, hiçbir sınırlamanın olmaması değildir
Modern anlayışta özgürlük çoğu zaman «bana hiçbir şey yasaklanmıyorsa özgürüm» düşüncesine indirgenir. Oysa gerçek hayatta insan her zaman bir şey uğruna kendisini sınırlar.
Sporcu bir sonuç elde etmek için kendisini sınırlar, kariyer kurmaya çalışan insan hedefi uğruna bazı şeylerden vazgeçer, ebeveyn çocuğu uğruna fedakârlık yapar ve ilişkilerine değer veren kişi güveni korumak için kendisini sınırlar.
Mesele sınırlamaların var olup olmaması değil, insanın onları neden kabul ettiğidir. İnsan belirli değerleri kendisi seçmişse, bu değerlere uygun yaşamak onun tarafından mutlaka özgürlüğünü kaybetmek olarak algılanmaz.
Dinin yalnızca ayrı ayrı kurallarla tanınması sorunu
Bazen insan dini yalnızca tek tek parçalar üzerinden tanır: «Bunu yapamazsın», «şunu yapamazsın», «bu haram», «bu farz». Bunun sonucunda din, katı taleplerden oluşan bir sistem gibi görünmeye başlar.
Fakat insan Kur'an'ı bir bütün olarak incelediğinde daha geniş bir tablo görür. Kuralların arkasında sorumluluk, adalet, öz disiplin, insanlara karşı tutum ve Allah ile olan bağın farkında olma gibi anlam temellerinin bulunduğunu fark eder.
Bu anlayışta tek tek hükümler rastgele sınırlamalardan oluşan bir liste olmaktan çıkar ve bütünlüklü bir sistemin parçası hâline gelir.

İnsan «Din olmasaydı bunu yapardım» dediğinde
Bazen bir insan, “Din olmasaydı bunu yapardım” der. Bu ifade tek başına imanın zayıf olduğunu göstermez. İnsan bir dini kabul ettiğinde insan olmayı bırakmaz. Arzular, nefsin istekleri ve kişinin benimsediği ilkelerle her zaman örtüşmeyen düşünceler varlığını sürdürür. Dolayısıyla bir şeyi arzulamak, tek başına bir problem değildir.
Burada önemli olan arzu ile yasağın kendisinden pişmanlık duymak arasındaki farktır. “Bunu istiyorum ama yapmamam gerektiğini anlıyorum” demek başka bir şeydir. “Dinin bunu yasaklaması ne kötü; bu yasak olmasaydı rahatlıkla yapardım” diye düşünmek ise bambaşka bir şeydir. İlk durumda insan kendi arzusunu kabul eder, fakat benimsediği bir ilkeyi bu arzunun üzerinde tutar. İkinci durumda ise kişi dinî yasağı, aslında kendisine ait olması gereken bir şeyden mahrum bırakılmak gibi görmeye başlar.
Bu nedenle insanın zaman zaman kendisine rahatsız edici ama dürüst bir soru sorması faydalı olabilir: Bundan gerçekten bu ilkeyi kabul ettiğim için mi vazgeçiyorum, yoksa sadece yapmamın yasak olmasına üzülerek mi vazgeçiyorum?
Bu, insanın artık hiçbir şeyi arzulamaması gerektiği anlamına gelmez. Aksine, insanın kendi arzularını dürüstçe kabul edip onları neyin doğru olduğunun ölçüsü hâline getirmemesi, kişinin kendisi üzerinde çalışmasının başlangıcıdır. Dinî bir ilkeyi kabul etmek, artık hiçbir şey hissetmemek anlamına gelmez. Anlamı, insanın her arzusunu dinin kendisinden haksızca aldığı bir şey olarak görmemeyi öğrenmesidir.
Kur'an ve bilinçli iman
Kur'an insanın yalnızca dışarıdan görünen davranışlarına değil, içsel durumuna da tekrar tekrar dikkat çeker. İman Kur'an'da kuralların mekanik biçimde uygulanması olarak sunulmaz; düşünme, kanaat ve bilinçli seçimle ilişkilendirilir.
İnsan yalnızca dışarıdan gelen baskı nedeniyle bir şey yapmaz; neden yaptığını da anlar. Bu nedenle Kur'an sık sık insanı düşünmeye çağırır: «Hâlâ düşünmüyor musunuz?» (Kur'an 6:50).
Yalnızca dışarıdan benimsenen bir din gerçekten de bir yük gibi algılanabilir. Fakat insanın anlayarak ve benimseyerek kabul ettiği din, onun dünya görüşünün bir parçası hâline gelir.

Sonuç
Temel fark, sınırlamaların sayısında değil, insanın onların anlamını anlayıp anlamadığı ve onları gönüllü olarak kabul edip etmediğindedir.
Bir insan için yasak bir kayıp olabilirken, başka biri için bilinçli bir seçim olabilir. Dışarıdan bakan kişi yalnızca insanın nelerden vazgeçtiğini görür; insanın kendisi ise bunu ne uğruna yaptığını görür.
Bu nedenle mesele yalnızca «insanın neyi yapmasına izin verilmediği» değildir; aynı zamanda neden kendisinin böyle yaşamayı seçtiğidir.
Çünkü gerçek iman, insanın yalnızca kuralları uyguladığı yerde değil, onların anlamını anlayıp onları kalbiyle kabul ettiği yerde başlar.