Neredeyse her Müslüman hayatında en az bir kez buna benzer bir konuşmayla karşılaşmıştır.
Bir kişi dinî bir yasak ya da yükümlülük duyar, Kur'an'ı açar ve bunun için açık bir dayanak bulamaz. Bunun üzerine son derece doğal bir soru sorar:
"Bu Kur'an'ın neresinde geçiyor?"
Çoğu zaman cevap vermek yerine öfkeli bir itirazla karşılaşır:
"Kur'an her şey değildir! Peki namaz Kur'an'da nerede? Allah Peygamber'e uymayı emretmedi mi?"
Bu cevap, geleneksel yaklaşımı savunanların en yaygın argümanlarından biri hâline gelmiştir. Fakat dikkatle bakıldığında, aslında sorulan soruya cevap vermediği görülür.
Çünkü kişi Peygamber'e uyulup uyulmaması gerektiğini sormamıştır.
Onun sorduğu şudur:
"Allah bu hükmü nerede koymuştur?"
Bu ise tamamen farklı bir sorudur.
Bu nedenle, Peygamber'e uymanın ne anlama geldiğini konuşmadan önce, Kur'an'ın kendi rolü hakkında ne söylediğine bakmak gerekir.

Kur'an kendisi hakkında ne söylüyor?
Müslümanlar dinin kaynaklarını tartışırken çoğu zaman Kur'an'dan değil, daha sonraki kaynaklardan başlamaktadır. Oysa mantıklı olan, önce Allah'ın kendi vahyi olarak tanımladığı Kitabı açmaktır.
Kur'an şöyle buyurur:
"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim..." (5:3)
Başka bir ayette ise şöyle denilir:
"Sana bu Kitabı her şeyi açıklayan bir rehber olarak indirdik." (16:89)
Yine şöyle buyrulur:
"Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık." (6:38)
Üstelik Peygamber de şöyle der:
"Ben ancak bana vahyedilene uyarım." (10:15)
Allah da ona şu emri verir:
"Rabbinden sana vahyedilene uy." (6:106)
Bu ayetler birlikte tutarlı bir tablo ortaya koymaktadır.
Din tamamlanmıştır.
Kur'an açıklayıcı olarak tanıtılmıştır.
Peygamber ise vahye uymakla yükümlüdür.
Burada doğal olarak şu soru doğar:
Eğer herhangi bir dinî hüküm bütün Müslümanlar için bağlayıcıysa, bunun temeli nerededir? Bu hükmün en azından ilke düzeyinde Kur'an'da gösterilmesi mümkün değilse, o hâlde neden tamamlanmış dinin bir parçası kabul edilmektedir?
"Peygamber'e uymak" ne demektir?
Çoğu zaman bu ifadeden, Peygamber'in Kur'an'ın yanında bağımsız bir dinî hüküm kaynağı olduğu sonucu çıkarılır.
Peki bu gerçekten Kur'an'ın ortaya koyduğu anlayış mıdır?
Kur'an boyunca Peygamber, dini kendiliğinden oluşturan biri olarak değil; Allah'ın vahyini ileten ve bizzat ona uyan biri olarak tanıtılır. O, vahiy konusunda kendi adına konuşmaz ve kendi hükümlerini koymaz.
Görevi Allah'ın mesajını tebliğ etmek ve ona uymaktır.
Bu nedenle Peygamber'e uymak ile Kur'an'a uymayı birbirine karşıt göstermek mümkün değildir.
Peygamber'e uymak, onun yürüdüğü yolu takip etmektir.
Peki o hangi yolu takip ediyordu?
Kur'an buna açık cevap verir:
O, Allah'ın kendisine vahyettiğine uyuyordu.
Dolayısıyla Peygamber'e uymak ile Kur'an'a uymak arasında hiçbir çelişki yoktur. Aksine biri diğerinden ayrı düşünülemez.
Benzetme: Rehber ve Talimat
Bir rehbere uymak ile onun yaptığı her davranışı bağlayıcı bir kurala dönüştürmek arasındaki farkı daha iyi anlamak için basit bir benzetme yapılabilir.
Bu benzetme, Peygamber'in makamını herhangi bir insanın makamıyla karşılaştırmak veya onları aynı seviyeye koymak amacı taşımaz. Amacı yalnızca mantıksal bir ilkeyi açıklamaktır: resmî rehberlik ile bu rehberliği uygulayan kişinin pratik uygulamaları arasındaki farkı göstermek.
Bir kişinin büyük bir şirkette çalışmaya başladığını düşünelim. Kendisine iş kuralları, görevleri ve uyması gereken temel ilkeleri içeren resmî bir eğitim verilir. Bunun yanında, süreci en iyi bilen ve yeni çalışanın işini doğru şekilde öğrenmesine yardımcı olan deneyimli bir rehber görevlendirilir.
Yönetim şöyle dediğinde:
"Rehberini takip et."
bunun anlamı şudur: Kuralları nasıl doğru uygulayacağını ondan öğren, tecrübesinden faydalan ve işe yaklaşımını kavra.
Fakat bu, rehberin yaptığı her davranışın otomatik olarak resmî talimatın bir parçası hâline geldiği anlamına gelmez.
Diyelim ki rehber kapıyı her zaman belirli bir şekilde açıyor. Bu sadece kişisel bir alışkanlığı olabilir. Ya da geçmişte bunun pratik bir sebebi vardı, fakat bugün artık o sebep ortadan kalkmıştır. Örneğin, eskiden kapının veya odanın belirli bir bölümünün özellikleri nedeniyle bu yöntem daha güvenli ya da daha kullanışlı olabilir. Ancak artık o sebep mevcut değilse ve şirketin resmî kurallarında böyle bir zorunluluk bulunmuyorsa, bu alışkanlığı bağlayıcı bir kurala dönüştürmek, asıl talimatın bir parçası değil, insanların yaptığı bir yorum olur.
Aynı ilke pratik tavsiyeler için de geçerlidir.
Rehber, belirli şartlar altında faydalı olduğu için belli bir araç veya çalışma yöntemini tavsiye edebilir. Fakat sonraki çalışanlar, bu davranışın anlamlı olmasını sağlayan asıl sebebi unutup sadece davranışın kendisini koruyabilirler.
Sorun ne rehberden ne de talimatın kendisinden kaynaklanır. Rehber kendi görevini yerine getirmiştir ve talimat işin temelini oluşturmaya devam etmiştir. Hata, insanların farklı kategorileri birbirine karıştırmasıyla ortaya çıkar: bağlayıcı kurallar, pratik tavsiyeler ve bu kuralları uygulayan kişinin şahsî özellikleri.
Benzer bir ilke, Peygamber'e uymanın ne anlama geldiğini anlamaya da yardımcı olur.
Peygamber, Allah'ın vahyini insanlara ulaştırdığı ve bu rehberliğe göre nasıl yaşanacağını fiilen gösterdiği için müminler için örnektir. Ancak onun herhangi bir davranışı yapmış olması tek başına o davranışın dinî hükmünü belirlemez. Bunun, aktarılan dinî rehberliğin bir parçası mı, önceden belirlenmiş bir ilkenin pratik bir uygulaması mı, yoksa belirli tarihî şartlara özgü kişisel bir durum mu olduğunu anlamak gerekir.
Peygamber'e uymak; onun getirdiği ve kendisinin de takip ettiği yolu izlemek demektir. Açık bir delil olmaksızın, onun hayatındaki her tarihî ayrıntıyı ayrı bir dinî zorunluluk hâline getirmek değildir.
En sık kullanılan örnek: Namaz
Belki de en çok dile getirilen itiraz şudur:
"Peki namaz Kur'an'da nerede?"
İlk bakışta bu etkileyici bir argüman gibi görünebilir. Ancak Kur'an açıldığında bunun doğru olmadığı anlaşılır.
Kur'an namazdan defalarca söz eder. Namazın farz olduğunu bildirir; namaz vakitlerinden, abdestten, cemaatle kılınan namazdan, yolculuk ve korku hâlinde namazın kısaltılmasından, kıbleden, rükû ve secdeden bahseder.
Yani namazın temeli bizzat Kur'an'dadır.
Evet, Kur'an her hareketi ayrıntısıyla tarif etmez. Fakat hiçbir yerde de elin veya ayağın her pozisyonunu açıklayan teknik bir kullanım kılavuzu olacağını vaat etmez.
Peygamber, Kur'an'ın zaten farz kıldığı ibadetin nasıl uygulanacağını insanlara fiilen göstermiştir. Bu ise namaz hükmünün Kur'an dışında ortaya çıktığı anlamına gelmez.
Üstelik namaz uygulaması, hadis kitapları yazılmadan çok önce Müslüman toplum içinde canlı bir gelenek olarak aktarılıyordu. İmam Buhârî'nin Sahih'i, Peygamber'in vefatından yaklaşık iki asır sonra derlenmiştir. O hâlde bu süre boyunca Müslümanlar namaz kılmayı bilmiyor muydu?
Elbette hayır.
Namaz pratiği, hadislerin yazıya geçirilmesiyle değil, ümmetin yaşayan geleneğiyle nesilden nesile aktarılmıştır.
O hâlde hadislere neden ihtiyaç vardır?
Bütün bunlar hadislerin değersiz olduğu anlamına gelmez.
Tarihî bağlam büyük önem taşır. Hadisler sayesinde bazı olayların arka planını, ilk Müslümanların hayatını, dönemin toplumsal yapısını ve Kur'an'ın tarihî bağlamını anlamaya yardımcı olan birçok bilgiyi öğrenebiliriz.
Ancak tarihî bilgi kaynağı ile dinî hüküm kaynağı aynı şey değildir.
Kur'an özel bir konuma sahiptir. Allah şöyle buyurur:
"Şüphesiz zikri Biz indirdik ve onu koruyacak olan da Biziz." (15:9)
Kur'an'da hadisler hakkında böyle bir koruma vaadi bulunmaz.
Her hadis kitabı insanların yaptığı bir çalışmanın ürünüdür: rivayetlerin toplanması, ravilerin incelenmesi ve rivayetlerin güvenilirliğinin değerlendirilmesi. En muteber hadis külliyatları bile insan metodolojisine dayanır.
Bu, hadisleri değersiz kılmaz.
Fakat özellikle helal, haram ve Allah'ın kulları üzerindeki yükümlülükleri söz konusu olduğunda, dinî hükümleri yalnızca hadislere dayandırmayı son derece riskli hâle getirir.

Asıl problem nedir?
İki farklı durumu düşünelim.
İlkinde biri şöyle der:
"Bu hüküm Kur'an tarafından konulmuştur; hadisler ise onun tarihî uygulama bağlamını anlamamıza yardımcı olur."
İkinci durumda ise şöyle der:
"Bu Kur'an'da yok ama hadiste var."
İşte burada ciddi bir problem ortaya çıkar.
Bu durumda kişi, Allah'ın tamamlanmış ve gerekli olan her şeyi açıkladığını bildirdiği Kitap'ta bulunmayan bağlayıcı bir dinî hükmün var olduğunu ileri sürmektedir.
Bu yüzden Kur'an şöyle uyarır:
"Dillerinizin uydurduğu yalanlarla 'Bu helaldir, bu haramdır' demeyin ve Allah'a karşı yalan uydurmayın..." (16:116)
Helal ve haram konusunda sorumluluk o kadar büyüktür ki, hükümleri yalnızca tarihî rivayetler üzerine inşa etmek son derece ağır bir iddia hâline gelir.
Sorunu gösteren bir örnek
Buna örnek olarak, recm cezasıyla ilgili olduğu ve daha sonra Kur'an'dan çıkarıldığı iddia edilen meşhur rivayet gösterilebilir.
Bu rivayet nasıl açıklanırsa açıklansın, ortaya koyduğu mantık ciddi sorular doğurmaktadır.
Allah açıkça şöyle buyurur:
"Şüphesiz zikri Biz indirdik ve onu koruyacak olan da Biziz." (15:9)
Eğer Kur'an'ın bir kısmının kaybolduğu kabul edilirse, bu vaatle açık bir gerilim oluşur.
Bazıları bu ayetin hükmünün kaldırıldığını söyler. Ancak bu durumda da başka sorular ortaya çıkar.
Eğer gerçekten Kur'an'ın bir parçası idiyse, neden ortadan kalkması Kur'an'ın içinde hiçbir şekilde belirtilmemiştir? Kur'an'ı ezbere bilen binlerce insan neden bu metnin korunmasını istememiştir? İçki yasağının aşamalı olarak gelişmesi Kur'an'da yer almaya devam ederken, bu ayetin tamamen kaybolduğu nasıl söylenebilir?
Bu sorular, Kur'an'ın kendisiyle gerilim oluşturan rivayetler üzerine dinî hükümler inşa etmenin ne kadar problemli olabileceğini göstermektedir.
Peygamber'e uymak, onun neye uyduğunu anlamaktır
Peygamber'e uymak, onun günlük hayatındaki her ayrıntıyı mekanik biçimde kopyalamak veya tarihî rivayetlerin tamamını dinin vazgeçilmez bir parçasına dönüştürmek değildir.
Asıl mesele, onun takip ettiği yolu anlamaya çalışmaktır.
Kur'an bu konuda son derece açıktır.
O, Allah'ın vahyine uyuyordu.
Bu nedenle asıl soru şu değildir:
"Bunun hakkında hadis var mı?"
Asıl soru şudur:
"Bu Kur'an'a uygun mu? Bunun Kur'an'da en azından ilke düzeyinde bir dayanağı var mı?"
Eğer cevap evetse, tarihî bağlam bu ilkenin nasıl uygulandığını daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.
Fakat bütün bir dinî hüküm Kur'an'la ilişkilendirilemiyorsa, o zaman ciddi bir soru ortaya çıkar: Bu hüküm gerçekten Allah'ın tamamlanmış olarak nitelediği dinin bir parçası mıdır?
İşte bu yüzden Peygamber'e uymak isteyen bir Müslüman, her şeyden önce Peygamber'in kendisinin uyduğu Kitaba döner. Diğer bütün kaynaklar onun tarihî bağlamını anlamaya yardımcı olabilir; fakat onu ne değiştirebilir ne de onun üzerine çıkarılabilir.