Kur’an’da insan çoğu zaman büyük imkânlara sahip olan, ancak aynı zamanda kendi konumunu unutmaya eğilimli bir varlık olarak tasvir edilir. Allah’ın insan hakkında tekrar tekrar vurguladığı özelliklerden biri de nankörlüktür.
İlk bakışta nankörlük, yalnızca elde edilen nimetlere karşı teşekkür etmemek gibi görünebilir. Ancak Kur’an’daki anlamı bundan çok daha derindir. Burada mesele sadece insanın teşekkür sözlerini dile getirmemesi değildir. Asıl problem, insanın kendisine verilen nimetlerden, imkânlardan ve rehberlikten faydalanmasına rağmen bunların kaynağını unutması ve sanki her şey kendisine aitmiş gibi davranabilmesidir.
Kur’an, insanın çoğu zaman nimetlerin yokluğu ile değil, onların gerçek değerini ve kapsamını fark edememesiyle karşı karşıya kaldığını gösterir.
İnsan Her Gün Etrafını Saran Nimetleri Unutur
Allah şöyle buyurur:
“Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, onları sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalim ve çok nankördür.”
(Kur’an 14:34)
Bu ayet, insan algısının önemli bir özelliğine dikkat çeker. İnsan çoğu zaman yalnızca sıra dışı olayları fark eder, fakat sürekli kendisine eşlik eden şeylerin değerini zamanla unutabilir.
Düşünme, görme, duyma, öğrenme, ilişkiler kurma, dünyayı tanıma yeteneği… Bunların tamamı insan için o kadar alışılmış hâle gelir ki kişi bunları artık olağanüstü nimetler olarak görmez.
İnsan, dünyanın varlığını, doğadaki düzeni ve kendi zihninin bu düzeni anlayabilme kapasitesini kendiliğinden var olan şeyler olarak kabul etmeye başlar.
Ancak alışılmış olması, değerinin olmadığı anlamına gelmez.
İnsan evrenin yapısını ayrıntılı şekilde inceleyebilir, fizik yasalarını açıklayabilir ve karmaşık teknolojiler geliştirebilir. Fakat bu yasaların varlığı ve insan aklının onları kavrayabilmesi hâlâ derin sorular olarak kalmaya devam eder.
Kur’an insanı dünyayı araştırmaktan uzaklaştırmaz. Aksine, sürekli olarak insanın çevresindeki işaretlere dikkat çekmesini ister. Sorun, insanın yalnızca yaratılmış olanı görmesi ve onun kaynağı üzerine düşünmeyi unutmasıyla başlar.

Nankörlük, Kaynağı Unutmak Olarak Ortaya Çıkar
İnsanın özelliklerinden biri de, kendisinin meydana getirmediği şeylerin sonuçlarını kolayca kendisine mal edebilmesidir.
İnsan binalar inşa eder, teknolojiler geliştirir, doğa yasalarını keşfeder ve zamanla kendisini tamamen bağımsız bir varlık olarak görmeye başlayabilir.
Ancak insan, kendisinin oluşturmadığı bir sistemin içinde hareket eder.
Fizik yasalarını kullanır, fakat onları kendisi belirlememiştir. Tasarlamadığı biyolojik süreçlere bağlıdır. Kendisinden önce var olan ve kendisinden sonra da devam edecek birçok şart sayesinde yaşamını sürdürür.
Bu durum, insanın başarılarının değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine araştırma yapabilme ve üretme yeteneği insanın önemli özelliklerinden biridir. Ancak bir şeyi kullanmak ile onu yaratmak arasında büyük bir fark vardır.
Kur’an insana şunu hatırlatır:
“Ey insan! Seni yaratan, sana düzen veren ve seni dengeli bir biçime sokan cömert Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(Kur’an 82:6-7)
Buradaki mesele insanın kendi yeteneklerini inkâr etmesi değildir. Asıl mesele, sahip olduğu yetenekleri kendi bağımsızlığını unutmasına sebep olacak bir gurur kaynağına dönüştürmemesidir.
İnsan İlahi Rehberliği Yetersiz Görmeye Başladığında
Nankörlüğün başka bir şekli de insanın ilahi rehberliğe karşı tutumuyla ilgilidir.
Kur’an kendisini bir rehber olarak tanımlar:
“Bu, kendisinde hiçbir şüphe olmayan ve takva sahipleri için yol gösterici olan Kitap’tır.”
(Kur’an 2:2)
Ayrıca şöyle buyurulur:
“Bugün sizin için dininizi tamamladım, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’dan razı oldum.”
(Kur’an 5:3)
Eğer insan bu ifadeleri ciddiye alırsa, önemli bir soru ortaya çıkar: Kur’an’ın rehberlik niteliğine nasıl yaklaşmaktadır?
Bazen ilginç bir durum ortaya çıkar. İnsan Kur’an’ın ilahi kaynaklı olduğuna inandığını söyler, ancak aynı zamanda bu kitabı kendi başına yetersizmiş ve mutlaka insanî sistemlerle tamamlanması gerekiyormuş gibi görür.
Elbette tarih, dil, kültür ve vahyin indirildiği şartları incelemek metni daha iyi anlamaya yardımcı olabilir. İnsan bilgisi araştırma sürecinde faydalı bir araç olabilir.
Ancak vahmi anlamaya yardımcı olmak ile vahyin kendisinin insanî eklemeler olmadan eksik olduğunu iddia etmek arasında büyük fark vardır.
Eğer Allah kendi kitabını rehberlik olarak tanımlıyor ve onu koruduğunu bildiriyorsa, insan şu soruyu düşünmelidir: Bazen sorun rehberliğin yetersizliğinde değil, insanın bizzat bu rehberliğe yeterince dikkat göstermemesinde olabilir mi?

İnsan Ayrıntı İster, Fakat Amacı Unutur
İnsan doğasının ilginç yönlerinden biri, bazen dinden birbirine zıt iki şeyi aynı anda beklemesidir.
Bir taraftan şöyle diyebilir: “Neden Kur’an her küçük ayrıntıya cevap vermiyor? Neden her hareket ve günlük durum tek tek açıklanmıyor?”
Fakat başka bir soru ortaya çıkar: Eğer dini metin insan hayatının en küçük ayrıntılarını bile tamamen düzenleseydi, bu kez aşırı karmaşıklık ve özgürlük eksikliği konusunda şikâyetler ortaya çıkmaz mıydı?
İnsan mutlak ayrıntı talep edebilir, ancak aynı zamanda her davranışının önceden belirlenmiş olduğu bir hayatı istemeyebilir.
Kur’an, dinin amacının mümkün olan en ağır sınırlamalar sistemini oluşturmak olmadığını belirtir:
“Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.”
(Kur’an 2:185)
Ayrıca:
“O sizi seçti ve din konusunda size hiçbir güçlük yüklemedi.”
(Kur’an 22:78)
Bu, dinin hiçbir sorumluluk içermediği anlamına gelmez. Sorumluluk insan varoluşunun önemli bir parçasıdır. Ancak sorumluluk, sonsuz bir karmaşıklık anlamına gelmez.
Kur’an insana ilkeler, değerler ve yön verir; her durumda bedenin her hareketi için ayrıntılı bir kullanım kılavuzu sunmak zorunda değildir.
İnsan Düşünmek Yerine Hazır Cevaplar Arayabilir
Kur’an insanı birçok kez düşünmeye çağırır:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Kur’an 47:24)
Bu, önemli bir ilkeyi gösterir: İnsana rehberlik verilmiştir, ancak ondan aktif bir katılım beklenir. İnsan okumalı, düşünmeli, analiz etmeli ve anlamaya çalışmalıdır.
Ancak insan bazen düşünmeyi değil, karşılaşabileceği bütün sorular için hazır cevaplardan oluşan bir sistemi tercih eder.
Bunun sebebi anlaşılabilir: Hazır cevaplar psikolojik olarak daha kolaydır. Kişiyi kişisel arayış ve sorumluluk yükünden kurtarır.
Fakat tehlike de burada ortaya çıkar. İnsan, insanlar tarafından oluşturulan açıklama sistemlerine o kadar bağlanabilir ki asıl kaynağa dönmeyi bırakabilir.
“Allah ne söylüyor?” diye sormak yerine, “İnsanlar neyi kabul etmiş?” diye sormaya başlayabilir.

Şükür Tevazu Gerektirir
Kur’an, insan probleminin çoğu zaman yeteneklerin yokluğu değil, bu yeteneklere karşı yanlış tutum olduğunu gösterir.
İnsan bilgi sahibi olabilir, fakat bilme imkânının kaynağını unutabilir. Güce sahip olabilir, fakat bağımlılığını unutabilir. Rehberliğe sahip olabilir, fakat kendi beklentilerine uymadığı zaman onu yetersiz görebilir.
Gerçek şükür, şu gerçeği kabul etmekle başlar: İnsan var olan her şeyin merkezi değildir.
O, kendisine akıl, özgür irade ve sorumluluk verilen yaratılmış bir varlıktır.
Bu nedenle Kur’an şükrü yalnızca sözlerle değil, hayat biçimiyle ilişkilendirir:
“Eğer şükrederseniz, elbette size artırırım.”
(Kur’an 14:7)
Bu anlamda şükür yalnızca duygusal bir his değildir. İnsanın kendi konumunu anlaması ve kendisine verilen nimetlere doğru şekilde yaklaşmasıdır.
Sonuç
Allah insanı nankör olarak nitelendirdiğinde mesele yalnızca nezaketsizlik veya “teşekkür” kelimesini unutmak değildir.
Kur’an daha derin bir probleme dikkat çeker: İnsan birçok nimet elde eder, ancak onların kaynağını unutur; bilme imkânına sahip olur, fakat kendisini bağımsız görmeye başlar; rehberlik alır, fakat onu beklentilerine cevap vermediğinde yetersiz kabul edebilir.
Nankörlüğün en önemli biçimlerinden biri, insanın kendi konumunu değiştirmek istemesidir: Kendisine verilmiş olanın anlamını aramak yerine, gerçekliği kendi beklentilerine uydurmaya çalışmasıdır.
Fakat gerçek akıl şu soruyla başlar:
“Bana neden daha fazlası verilmedi?” değil,
“Bana zaten verilmiş olanı doğru şekilde anlayabildim ve kullanabildim mi?”
Şükür tam olarak burada başlar: İnsanın bütün gerçekliğin sahibi olmadığını, onun yalnızca bu gerçekliğin bir parçası olduğunu kabul etmesiyle.