Kur’an’da Cilbab: Tevazu mu, Kadının Tamamen Örtülmesi mi?

Kur'an'daki cilbab kavramı ne anlama geliyor? Ahzab 33:59 ayeti, tesettür anlayışı, kadın ve erkeğin sorumluluğu ile dini ilkeler ve kültürel uygulamalar arasındaki fark açısından inceleniyor.

Sitemizde daha önce kadınların giyimi konusunu iki ayrı araştırmada ele almıştık: «Hicab — Dini Bir Zorunluluk mu, Yoksa Kültürel Bir Unsur mu?» ve «İslam Kadından Gerçekte Ne İster?». Bu çalışmalarda temel olarak şu soruyu incelemiştik: Kur’an kadınlar için belirli ve değişmez bir kıyafet biçimi mi belirlemektedir, yoksa esas olarak tevazu, onur ve davranış ilkelerine mi vurgu yapmaktadır?

Öncelikle önemli bir noktayı belirtmek gerekir: Biz insanlara hicaplarını çıkarmalarını veya alışılmış giyim tarzlarını değiştirmelerini söylemiyoruz. Birçok kadın için bu tarz bir giyim biçimi gerçekten değerli, alışılmış ve hatta sevilen bir tercih olabilir. Bazı toplumlarda ise kültürün ve aile geleneğinin bir parçası hâline gelmiştir. Ancak kültürel alışkanlık ile dini bir yükümlülük aynı şey değildir. Bu nedenle tekrar belirli toplumsal kabullerden değil, doğrudan Kur’an metninden hareket etmek gerekir.

Bununla birlikte hâlâ önemli bir soru bulunmaktadır. Bu soru, Ahzâb suresinin 59. ayetinde geçen ve Allah’ın cilbabdan bahsettiği ayetle ilgilidir. Bu ayet, çoğu zaman kadının toplum içinde kendisini mümkün olduğunca gizlemesi gerektiği düşüncesine delil olarak kullanılmaktadır. Peki gerçekten böyle bir sonuç ayetin kendisinden çıkar mı? Bu soruya cevap verebilmek için kültürel kabullerden değil, doğrudan Kur’an’dan hareket etmek gerekir.

Cilbab ayeti ne söylüyor?

Allah şöyle buyurur:

«Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlara söyle: Dış örtülerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların tanınmaları ve incitilmemeleri için daha uygundur. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.» (33:59)

Bu ayet çoğu zaman yalnızca kıyafet açısından değerlendirilir. Ancak metnin bizzat belirttiği amaca dikkat etmek gerekir: «Tanınıp incitilmemeleri için.» Yani ayetin vurgusu kadınların onuru, korunması ve toplum içindeki saygın konumuyla ilgilidir. Ayet, kadınların toplumdan tamamen çekilmesi gerektiğini, hiçbir şekilde tanınmaması gerektiğini, görünümünün tamamen gizlenmesini ya da toplumun bir parçası olmaktan çıkmasını söylemez. Bu sonuçlara ulaşmak için ayetin kendisinde bulunmayan ek delillere ihtiyaç vardır.

Cilbab ne anlama gelir?

Arapçada «cilbab» kelimesi, genellikle temel kıyafetin üzerine giyilen dış giysi anlamında kullanılır. Ancak burada önemli bir noktayı anlamak gerekir: Dil her zaman belirli bir kültürün içinde yaşar. Kıyafetlerin şekli, biçimi ve görünümü farklı toplumlarda ve farklı dönemlerde değişmiştir. Bu nedenle iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir: ilke ve bu ilkenin kültürel olarak uygulanma biçimi.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ilke; tevazu, onur ve insanın saygınlığını korumaktır. Ancak kıyafetin belirli biçimi toplumlara, iklime ve kültüre göre değişebilir. Sorun, belirli bir tarihsel kıyafet biçiminin doğrudan Allah tarafından belirlenmiş tek seçenek olarak görülmeye başlanmasıdır.

Asıl soru: Sorumluluk neden çoğu zaman sadece kadına yükleniyor?

Kur’an tevazu konusundan bahsederken söze kadınlarla başlamaz. Allah şöyle buyurur:

«Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Şüphesiz Allah onların yaptıklarından haberdardır.» (24:30)

Ardından şöyle buyurur:

«Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar...» (24:31)

Burada önemli bir denge görülmektedir. Erkeğe bakışını kontrol etmesi emredilir, kadına da bakışını kontrol etmesi emredilir. Her iki taraf kendi davranışından sorumludur. Ancak şu soru ortaya çıkar: Kur’an erkeğe kendi bakışını kontrol etmesini söylerken, erkek davranışının sorumluluğu neden tamamen kadının üzerine aktarılmaktadır? Neden bazen mesele, erkeğin kendi nefsini kontrol etmesi yerine kadının erkeği hiçbir zaman sınamayacak şekilde kendisini gizlemesi gerektiği şeklinde sunulmaktadır?

İnsan arzuları bir imtihandır, başkasının hatası değildir

Kur’an, insanın kendi sorumluluğunu çevresindeki insanları değiştirme yoluyla ortadan kaldıran bir sistem kurmaz. Bir erkek bir kadın gördüğünde kendi tepkisinden sorumludur. Bir kadın bir erkek gördüğünde kendi tepkisinden sorumludur. Bu nedenle Kur’an her bireye ayrı ayrı hitap eder. Aksi durumda şu garip mantık ortaya çıkar: İnsanlara kendilerini kontrol etmeyi öğretmek yerine, insanın karşılaşabileceği bütün dış unsurları değiştirmeye çalışırız.

Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar: Eğer erkek için görme yoluyla oluşabilecek bir sınav varsa, Kur’an neden arzuyu oluşturabilecek her şeyi tamamen kontrol eden bir sistem kurmamaktadır? İnsan yalnızca görüntüden etkilenmez. Ses, konuşma biçimi, karakter ve davranış da insan üzerinde etki oluşturabilir. Eğer bütün olası imtihan sebeplerini ortadan kaldırma mantığı izlenirse, sonsuz sayıda kural oluşturmak gerekir. Fakat Kur’an böyle yapmaz.

Neden? Çünkü dinin amacı insanı hiçbir sınavla karşılaşmayan bir varlığa dönüştürmek değildir. Amaç, insana kendisini kontrol etmeyi öğretmektir. Bu nedenle Kur’an, arzularla mücadele yükünü yalnızca kadının görünüşüne bırakmaz. Kadının ortadan kaybolmasını ve erkeğin hiçbir iç mücadele yaşamamasını istemez. Aksine insanı kendi davranışından sorumlu tutar.

Kur’an’da kadın erkeğin günah kaynağı değildir

Bazı kültürel yaklaşımlarda kadın, öncelikle erkek için potansiyel bir fitne kaynağı olarak görülür. Ancak bu yaklaşım Kur’an’ın bakışıyla uyumlu mudur? Kur’an kadını saklanması gereken bir problem olarak tanımlamaz. Kadına, sanki kendi varlığı başlı başına bir tehlikeymiş gibi yaklaşmaz. Bunun yerine her insanın kişisel sorumluluğunu vurgular.

Kadının sorumlulukları vardır, erkeğin de sorumlulukları vardır. Ancak bir insan başka bir insanın tercihlerinden sorumlu değildir. Bir erkek günah işlediğinde bunun sebebinin otomatik olarak kadın olduğu söylenemez. Aynı şekilde kadın da başkasının davranışlarından sorumlu tutulamaz. İnsan kendi kararlarından sorumludur.

Bu nedenle Kur’an kadını toplumdan uzaklaştırılması gereken bir tehlike olarak sunmaz. Ona edepli olmayı, uygun şekilde giyinmeyi ve davranmayı öğretir. Bu da onun Allah karşısındaki imtihanının bir parçasıdır.

Peki güzellik ne olacak?

İlginç olan nokta şudur ki Kur’an insanın güzellik algısını tamamen reddetmez. Allah şöyle buyurur:

«Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen ve eşlerini başka eşlerle değiştirmen sana helal değildir; onların güzelliği hoşuna gitse bile...» (33:52)

Bu ayet, Kur’an’ın güzelliğin ve insanî duyguların varlığını kabul ettiğini göstermektedir. Güzellik vardır, çekicilik vardır. Ancak ayette özellikle görünen güzellikten bahsedilmektedir; yani insanın görebileceği ve hayranlık duyabileceği güzellikten.

Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Eğer ayet görünen güzellikten bahsediyorsa, kadının tamamen gizlenmesi gerektiği düşüncesi nereden gelmektedir? Kadının güzelliği hiçbir şekilde görünmemeli deniliyorsa, Allah’ın bahsettiği görünen güzellik nasıl anlaşılacaktır? Kur’an’ın görülebilen güzelliği kabul ettiğini, fakat aynı zamanda kadının tamamen toplumdan gizlenmesini tek zorunlu biçim olarak sunduğunu söylemek ne kadar tutarlıdır?

Bu artık sadece kıyafet meselesi değildir; bu, yorumun kendi içindeki tutarlılığıyla ilgilidir. Çünkü metin görülebilen bir güzellikten söz ediyorsa, kadının tamamen görünmez hâle getirilmesi fikriyle doğrudan örtüşmeyebilir. Sorun güzelliğin var olup olmadığı değildir. Asıl soru, insanın bu güzelliğe nasıl tepki verdiğidir. Bu nedenle Kur’an yalnızca dış dünyaya değil, öncelikle insanın iç disiplinine vurgu yapar.

Tevazu yok olmak anlamına gelmez

Her toplumun tevazu anlayışı vardır. Dünyanın neredeyse hiçbir yerinde tamamen sınırsız bir giyim anlayışı evrensel bir norm değildir. İnsanlar doğal olarak uygunluk, saygınlık ve ölçülülük kavramlarını bilirler. Ancak buradan tek bir kültürel kıyafet biçiminin bütün insanlar için zorunlu olduğu sonucu çıkmaz.

Kur’an belirli bir kültüre değil, bütün insanlığa hitap eder. Eğer Allah bütün insanlara hitap ediyorsa şu soru ortaya çıkar: Her toplum kendi kıyafet kültürünü tamamen bırakıp tek bir tarihsel biçimi mi benimsemelidir? Kur’an metni böyle bir şart ortaya koymaz. Bu nedenle belirli bir giyim tarzı bir kişinin, ailenin veya toplumun tercihi olabilir. Ancak kültürel bir biçimi Allah’ın kesin emri olarak sunmak farklı bir konudur.

Kur’an gerçekten neyi koruyor?

Tevazu ile ilgili ayetler birlikte değerlendirildiğinde görülür ki Kur’an’ın sistemi kadını kontrol etmek üzerine değil, insanın sorumluluğu üzerine kuruludur. Erkeğe bakışını kontrol etmesi, kendisini koruması ve sınırları gözetmesi emredilir. Kadına da bakışını kontrol etmesi, tevazuyu koruması, kendisini koruması, uygun şekilde giyinmesi ve davranması emredilir. Hiçbir taraf sorumluluktan muaf tutulmaz.

Bu nedenle Kur’an’da tevazu yalnızca kumaş veya kıyafet biçimi değildir. O, davranış, iç durum ve ahlaki disiplin meselesidir.

Sonuç

Ahzâb suresindeki cilbab ayeti kadınların onuru ve korunmasıyla ilgilidir, ancak tek başına kadının toplumdan tamamen gizlenmesi fikrini içermez. Kur’an tevazu ilkesini ortaya koyar; fakat bütün zamanlar ve bütün toplumlar için tek bir kıyafet biçimi belirlemez.

En önemli nokta, amaç ile aracı birbirine karıştırmamaktır. Amaç; temizlik, onur ve Allah’a karşı sorumluluktur. Araç ise farklı kültürlerde farklı şekillerde ortaya çıkabilecek davranış ve kıyafet biçimleridir. Bir insan belirli bir tarihsel biçimi Allah’ın tek ve değişmez emri hâline getirdiğinde şu temel soru ortaya çıkar: Bu gerçekten Kur’an’ın bir hükmü müdür, yoksa insan yorumunun bir sonucu mudur?

Ve insanların Allah adına konuşmaya çalıştığı her konuda hatırlanması gereken şey şudur: Allah en doğrusunu bilir.

Hakkımızda

Biz yeni bir mezhep arayan insanlar değiliz. Biz cevap arıyorduk.

Bu proje, Kur’an’ı sanki ilk kez okunuyormuş gibi okumaya bir denemedir.

Kur’an temel olarak

Kur’an ve akıl ile doğruluyoruz.

Mantık ve analiz

Anlamı akıl ile değerlendiriyoruz.

Dürüstlük

Dayatmıyoruz — araştırıyoruz.